Anlam

Bugün de çok şanslıyım. Öyle güzel bir şey okudum ki paylaşmadan edemeyeceğim. “OT” adlı edebiyat dergisi ile beni tanıştırdığı için o naif güzelliğe çok teşekkür ederim. O kendini bilir. Çok iyi bir öğrenci. Duyarlı bir insan, asil bir genç kız. Onun edebiyatla ilgilenmesi ona duyduğum sevgi ve saygıyı artırdı. Öğretmen olmanın en keyifli yanı bu. Öğretirken öğrenmek. Hergün .eşit çeşit güzel insanla muhatap olmak. İçimdeki güzel duyguları hep canlı tutuyor bu. Bu duyguları seviyorum. Gelelim asıl konuya. Dergideki Dücane Cündioğlu’nun Unutma “Beni” adlı yazısına.

*”Gözünden damlayamayan gözyaşın olayım.”

Bir ayrılığın hüznü şu yakarıştan güzel nasıl yansıtılır bilmiyorum.

N’olur bırakma beni, daima send eve seninle kalayım demenin en zarif biçimi.

N’olur ağlama ey sevgili, demenin…Ağlama ki akmayayım, gitmeyeyim, ağlama ki deryanın kendisiyken onun bir parçası, bir damlası, bir “damla parçası” olmayayım diye yalvarıp yakarmanın…

Ezgi hiç kuşkusuz ki sürecin daha öncesine atıfla başlar:

*”Boğazında düğümlenen hıçkırık olayım.”

Olayım ki sen de kalayım, düğümleneyim ki kopamayayım.

Birine, birşeye bir bütüne ilişik olma duygusunun sonu dramatik değil, daima trajiktir çünkü.

Kopuş ve ayrılış, firak ve hicran, ve ardından bir damlanın kendisinden koptuğu ummana o ürkek yakarışı:

*”Unutma beni, unutama beni.”

Ayrılmak başka, ayrı düşmek başka; ilkinden ayrılanların istenci rol oynar, diğerinde ayrılanların.

Tanrı bile hep anılmak, hatırlanmak, unutulmamak ister, “Anın ki ben de size anayım” der, her şeyi bağışlar ama unutanları, terk edenleri bağışlamaz, üstelik onları hemen unutulmakla tehdit eder.

Oysa ayrılmak, sanma ki iki taraflı bir edim, değil; ayrılık aksine hep bir tarafın ayrılığıdır, daima birinin ayrılığı. Bu yüzden de her ayrılık öyküsü, gerçekte bir terk etme, bir terk olunma öyküsü.

*”Ben nasıl ki unutmadım, sen de unutma beni, unutama beni.”

Farkında mısın, belki o narin yüreğin incinir korkusuyla seçenekleri çoğaltıyorum ey talib, yoksa terk eden aşık mı görülmüştür bu alamda? Biliyorum, çok insafsızca, ve fakat hakikat böyle: Her defasında, terk ederken bile, terk olunuruz, terk ediliriz de bir türlü kabullenemeyiz. Oysa ne tuhaf, bizler inadına, terk olundukça gelişip olgunlaşırız; ayrıldıkça, yırtıldıkça, koptukça büyürüz; ama sırf ayrılığın acısına dayanmak için, sadece ama sadece acıya direnmek için…kendimizi büyütürüz.

Fiziksel mesafeler kimin umrunda, gerçek mesafeler daima ruhsaldır. Unutmak da istemeyiz buyüzden, unutulmak da; daima hatırlamak ve hatırlanmak isteriz. N’apalım elimizde değil, sevgilinin yaşamından ayrılsak bile gönlünden ayrılmamayı isteriz.

Tam da burada hayal ile hafıza sözcükleri eşleşir ve o uçsuz bucaksız insan gönlü tüm aşkların yegane sahnesi haline gelir; tüm aşkların ve tüm ayrılıkları, yani firak ve hicranın her türlüsünün.

İlkin ana rahminden ayrılırız, sonra memeden, sonra gözlerden ırak düşüp evden ayrılırız, yuvadan, sonra okuldan, en son yaşamdan. Bu süreçte hatırlayabilmek için hatırlanırız, geçmişin sesini hep yanımızda duyumsarız, öyle ki “…sevişirken, öpüşürken, yapayalnız dolaşırken, unutmaya çalışırken…” nedense içimizde bir yerlerde daima aynı seslenişin yankılanıp durduğunu fark ederiz:

*Unutma beni, unutama beni.”

Aşk sefili olmamanı öğütleyenlere aldırma ey talib, aşk bizatihi sefalettir, bir yoksunluk çınarıdır, heybetten gayri yemişi de olmaz bu yüzden, surety de. Firakta değil vuslatta dahi olmaz, çünkü asla itminan bulmaz aşk, hiçbir miktarla yetinmez, yetinemez, bir türlü doymak bilmez. Ezeli açlığın adıdır aşk. Kurbiyete ve yakınlığa düşkünlüktür., şaşma sakın, bu nedenle yüceltilmekten çok kınanmaya layık olanın sıfatıdır.

Benim gibi bu şarkıyı çok seven defalarca dinleyen ve her dizede anlatılmak istenen anlamı bize anlatan güzel insanların olması ne güzel. Dücane seni çok sevdim. Belki bir gün bir yerde karşılaşırız. Karşılaşmasak da iyi dileklerim senin ruhuna gelsin, sana mutluluk ve güzellikler getirsin.

Sanat yapıtlarını sanat yapıtı yapan şey anlam’dır. Bir şirin bizde uyandırdığı etkiyi uyandıracak Peyzaj yapıları da tasarlayabilmek için mekanda anlamı yakalamak gerekir. Bence peyzaj mimarları mekanlara şiir gibi duygularıyla yaklaştıkları zaman olgunlaşmış olurlar. Bu anlamı bir peyzaj mimarı öğrencisini verebilmesini istemek birazcık haksızlık diye düşünüyorum. Ama en azından anlamlı mekanların farkına varabilmeleri, onları ayırt etmek için çaba sarfetmelerini istemek bir hocanın hakkı diye düşünüyorum.

Ben The Bridges of Madison County (Clint Eastwood, 1995) adlı filmi izleyeceğim.

Film şöyle tanımlanmış. Aşk bir aşırılığın adı, bir sıra dışılığın. Fizik’te sonsuzun, Etik’te özgürlüğün, Metafizik’te tanrısallığın, Tıp’taysa Patolojinin. Bu zenginliğe karşı n yine de hep iyi olanın temsilini görmemeli onda, kötücül ve sapkın yanlarını da Kabul ve itiraf etmeli: En esaslı yanını yıkıcı yanını.

 

Hakkında DOÇ. DR. REYHAN ERDOĞAN

DOÇ. DR. REYHAN ERDOĞAN
Antalya gibi güzel bir kentte yaşamanın ve Akdeniz Üniversitesi’nde üniversitelilerle birlikte olmanın keyfine varan bir öğretim elemanıyım. Yaz adındaki sanatçı ruhlu güzel bir kızın annesiyim. Öğrenmenin ve öğretmenin kutsallığına inanarak dijital bir ortamda, bilim, planlama tasarım ve peyzaj mimarlığı konularında bildiklerimi ve bazen de hissettiklerimi okuyanlarla paylaşmaktan mutluluk duyuyorum. Yazdıklarım hakkındaki her türlü görüş, katkı ve önerilerinizi bekliyorum.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*

Antalya Tabela