Son Haberler
Anasayfa / Kişisel Gelişim / Ölüm Dediğin Nedir ki?

Ölüm Dediğin Nedir ki?

Derste marjinal yeşil alanların bitkisel tasarımından söz ederken konu mezarlıklara gelmişti. Mezarlıkların planlanması ve tasarımı konusunda yazacak çok şey var. Onu diğer yazılarımda anlatacağım. Ama konu şimdi bu değil. Üçüncü sınıf öğrencilerimden bir mezar tasarımı yapmalarını ve bunun bitkisel tasarım paftasını hazırlamalarını istedim. Birden yüzleri değişti. Ön sırada oturanların ifadelerinden böyle bir şey istemenin ne kadar yanlış bir karar olduğunu anlamak çok zor değildi benim için.

Sonra düşünmeye başladım ölüm üzerine. Algım bu yönde etkin hale gelince tabi birer birer karşıma çıkmaya başladı bu konuda benim düşüncelerime yol gösterecek unsurlar. Hadi birlikte ölümden söz edelim. Ne kadar da soğuk bir kelime değil mi? İnsanın içi ürperiyor. Ama her an bizimle değil mi bu kelime. Şu an hepimiz için kaçınılmaz olan üç şey var. Birincisi doğmuş olmamız. İkincisi yaşıyor olmamız. Üçüncüsü ölecek olmamız. Bu üç gerçeğin farkında olmak bize ne kazandıracak? Bunu farklı şekillerde açıklamak mümkün. Don Juan’ın ifadesiyle “son dansını yaparcasına yaşamak”; Hz. Muhammed’in hadisi şerifine göre “Hiç ölmeyecekmiş gibi bu dünya, yarın ölecekmiş gibi ahret için çalışmak”. Çalışmak burada bir yaşam şekli olarak kabul ediliyor. Okuyanlar arasında Don Juan’ı bilmeyenler olabilir. Ama benim en çok kullandığım benzetmelerden biridir “Don Juan” gibi. Konudan ayrılmamak için onu daha sonra uzun uzun anlatayım. Sizin de ilginizi çekeceğinden eminim.

Asıl konuya dönersek: Ölüm kaçınılmaz bunun için yapacak bir şey yok. Ama şu ana yaşıyorsak bunun kıymetini bilmeli hakkını verebilmeliyiz.

Yaşam hergün olduğu gibi bu gün de sıradan bir şekilde devam ediyor. Ama o sıradan süreç işlerken bunu anlamaya çalıştığımızda ya da ona bir anlam yüklemeye çalıştığımızda her şey ne kadar karmaşık ve anlaşılması güç anlatılması imkansız değil mi? Bu yüzden mi kendi yaşamımızı yaşarken hep kopya çekme çabasındayız? Hep başkaları gibi yaşamaya çalışmaktayız. Ya da başka bir deyişle ne yapacağımızı söyleyenlerin peşinden bir sürü gibi gitmemiz nasıl bir yaşam istediğimizi bilmemizden mi? “Konu komşu ne der? Annem, babam, Ali amca, Ayşe teyze, Hasan hoca, Ahmet, Mehmet, Süreyya… bitip tükenmeye başkaları ne der?” korkusuyla tüm bir ömrü geçirmek. Başkalarının istediği gibi yaşamak. Kendi yaşamımızda bir oyuncu gibi rol yapmak. Aslında ölüm kadar karanlık geliyor bana bu düşünce. İçimi karartıyor içinde yaşadığım toplumun yüzde doksanının bu şekilde olduğunu kabul etmek. Aydınlık istiyorum. Nasıl yaşayacağına kendi karar verenlerin aydınlık dünyasını hayal ediyorum. Heyecanlanıyorum. Gerçek yaşam bu olsa gerek.

Yaşam çok değerli, yaşamak ama insan gibi yaşamak önemli… Sevdiklerinizle birlikte yaşadığınız en güzel yaşamlar sizlerin olsun. Sevenleriniz çok olsun….

Yahya Kemal’in Sessiz Gemi adlı şiiri anlamlı bir bitiş olacak. Hümeyra’nın buğulu sesi de kulaklarımda.

SESSİZ GEMİ

Artık demir almak günü gelmişse zamandan,

Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.

Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol;

Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol.

Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli,

Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli.

Biçare gönüller! Ne giden son gemidir bu!

Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu!

Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler;

Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler.

Birçok gidenin her biri memnun ki yerinden,

Birçok seneler geçti; dönen yok seferinden.

Yahya Kemal BEYATLI

yukarıdaki şiirin hikayesini okudum. Çok etkilendim. Bir aşk hikayesi ama sanki edebiyat tarihin bir kesit. Bir dönemin üç şairini birden ilgilendiriyor. Aynı zamanda benim gibi bir romantik için eski Türk filmleri kadar tutkulu ve etkileyici.

Nazım Hikmet’in, annesiyle Yahya Kemal arasındaki aşkı farkettiği an… Celile Hikmet resimleri ile olduğu kadar güzelliği ile de tüm İstanbul’un diline destan bir kadındı… İstanbul sosyetesinin en çok konuşulan kadınları arasındaydı… 1900 yılında bu dillere destan güzellikte kadın Osmanlı’nın meşhur valilerinden Nazım Paşa’nın oğlu Hikmet Bey ile evlendi… Türk şiirinin dünya çapındaki en önemli ismi olan Nazım Hikmet de bu beraberlikten doğacaktı… 1916’ya gelindiğinde Celile Hanım‘la eşi Hikmet Bey arasında şiddetli bir geçimsizlik başladı…

O günlerde Yahya Kemal, Bahriye’de okuyan genç Nazım Hikmet’in şiir hocası olarak eve gelip gitmeye başlamıştı…

Nazım Hikmet’in annesi Celile Hanım’la, Yahya Kemal arasında filizlenen aşk kısa bir süre sonra Celile Hanım’ın anlaşamadığı eşinden boşanmasıyla sonuçlandı…

Tutkuyla, ateşle, kıskançlıklarla dolu tarihin sayfalarının arasına gizlenen aşk başlıyordu…

O aşkın aktörleri sadece Celile Hanım ve ünlü şair Yahya Kemal değildi…

Nazım Hikmet, Necip Fazıl hatta Celile’nin yeğeni Oktay Rıfat’ın, yani Türk şiir dünyasının bütün ustalarının bir tarafından dahil oldukları bir aşktı o…

Heybeliada’da okuyan genç Bahriyeli Nazım, hafta sonları okuldan çıkar annesinin yanına gelirdi…

Yahya Kemal o günlerde genç birer Bahriyeli olan Nazım Hikmet ve Necip Fazıl’ın bulunduğu öğrenci grubuna şiir dersleri verirdi…

Yahya Kemal hafta sonları “Genç Nazım Hikmet’e Türkçe ile şiir dersleri” verirken, İstanbul’un en güzel kadınlarından olan, ressam Celile Hanım’la yakınlaştı…

Nazım’a verdiği derslerden arta kalan zamanlarda Celile Hanım ile Yahya Kemal sanat ve edebiyatla başlayan uzun sohbetlere başlamışlardı…

Bir süre sonra bu ilişkinin kokusu Nazım’ın ve Necip Fazıl’ın öğrencisi olduğu Bahriye mektebinde duyuldu…

***

Dedikoduların ayyuka çıkması üzerine Yahya Kemal bir süre okula gelmedi…

Geldiğinde karşısına öğrencisi Necip Fazıl çıkacaktı…

Hocası olan Yahya Kemal’e şöyle dedi:

“Hocam, kibrit suyu içerek intihara kalkıştığınızı duyduk… Sınıfın bu durumdan duyduğu derin üzüntüyü size söylemek isterim…”

Hocasına yönelik bu alaycı, ironik, dalga geçen tutum bir Deniz Harp Okulu öğrencisi Bahriyeli için kabul edilmez bir davranıştı…

Necip Fazıl “Bu aşk ilişkisini alaycı bir şekilde ima eden” sözleri nedeniyle “Kodes” adı verilen tahta dolabın içinde cezaya gönderildi okulda…

***

Ne ki bu Fransızcayı ana dili gibi konuşan, piyano çalan, natürmort resimler yapan dünyalar güzeli, sanatçı genç kadın Celile ile Yahya Kemal’in aşkı alevinden bir şey kaybetmiyordu…

Olayı genç Nazım Hikmet de fark etmişti…

Necip Fazıl’dan sonra bir gün Yahya Kemal’in siyah pardösüsünün cebine bir not bıraktı…

Kâğıtta Yahya Kemal’e hitaben şöyle yazıyordu:

“Hocam olarak girdiğiniz bu eve babam olarak giremezsiniz…”

Bu not üzerine ünlü şair, tedirgin oldu…

Bir süre Celile Hanım’ın evine gelmedi…

Genç Nazım’la karşılaşmaktan çekindi…

Celile Hanım ise Yahya Kemal yüzünden kocasından boşanmış, bütün İstanbul’un kulaktan kulağa dedikodusunu yaptığı bir aşka “evet” demişti…

Artık evlenmek istiyordu…

Yahya Kemal bir taraftan kadını deliler gibi kıskanıyor, diğer yandan bu eviliğe yanaşmıyordu…

Aşkını dile getirdiği olay inanılmazdı:

“1916 yılından 1919 yılına kadar bir kadına deli gibi aşık oldum…

Bu kadın yazın adada otururdu…

Ben de orada idim…

Deli divane olmuştum…

Sonbahar’da Nişantaşı’ndaki evini düzenlemek için İstanbul’a inerdi…

1916 Sonbaharı’nda yine İstanbul’a iniyordu…

Ben müthiş muzdariptim…

Artık vapur giderken iskeleden mendil sallamalar, ağlamalar…

O gidinceye kadar Ada dopdolu idi…

Gider gitmez benim için boşalıverirdi…

Tam o günlerde Berlin Büyükelçisi Hakkı Paşa İstanbul’a dönecek lafı çıktı…

Hakkı Paşa, benimkinin uzaktan akrabası oluyordu ve İstanbul’a geldiğinde geceler düzenler, İstanbul’un bütün güzel kadınlarını çağırırdı…

Benimki de oralara gidecek diye içim burkuluyordu…

Hatta kendisine bu endişemi söylemiştim…

Gitmeyeceğine yemin etmişti…

Bir gece Ada Oteli’nde otururken, yandaki iki kişinin ‘Berlin Büyükelçisi bu gece davet veriyor… İstanbul’daki bütün güzel kadınlar davetli’ lafını ettiklerini duydum…

***

Müthiş bir acıyla yerimden kalktım…

İskeleye doğru gittim… Son vapur çoktan kalkmıştı…

Sert bir lodos esiyordu… Deniz karmakarışıktı, ancak ne olursa olsun, sandalla Maltepe’ye geçmeye karar verdim…

Sandalcılara gittim, yanaşmıyorlardı…

Çok para verince biri ikna oldu…

Açıldık, bir süre sonra lodos büsbütün arttı…

Denizde çalkalanıp duruyorduk… Sandalcı bana küfretmeye başlamıştı…

Ölmek üzereydik, ama ben sadece sevgilimin katıldığı geceyi düşünerek müthiş bir kıskançlık duyuyor ve bir an önce orada olmak istiyordum…

Sırılsıklam Maltepe’ye gelebildik…

Hemen bir kahvehaneye gidip, araba bulmaya çalıştım…

Yoktu…

Bunun üzerine Maltepe’den Bostancı’ya yürümeye karar verdim…

Tren yoluna çıkarak koşmaya başladım…

Maltepe-Bostancı arasının bu kadar uzun olduğunu o zamana kadar fark etmemiştim…”

***

“Kan ter içinde Bostancı’ya geldim…

Vakit hayli geçti…

Karakola gittim. ‘Bana bir araba bulunuz hastam var’ dedim…

Aradılar taradılar birini buldular..

Yine bir sürü para verdim…

Arabayla yola koyuldum…

Kadıköy, oradan Üsküdar… Karşıya geçtim. Doğru Nişantaşı!.. Sevgilimin oturduğu apartmanın kapıcısı ahbabımdı. Penceresini vurarak onu uyandırdım. ‘Benimki evde mi’ diye sordum?

Adam halime bakıp şaşırdı: ‘Evde, bu akşam çıkmadı!’ dedi, ‘Ne diyorsun diye bağırdım?’ Bütün katettiğim mesafe sanki başıma yıkılmıştı. Eve kaçta geldiğini araştırttım…

Sözüne inanamıyordum. ‘Çık bir bak! Evde mi?’ diye adamı zorladım…

Adam çarnaçar çıktı. Bir münasebetle hizmetçisine sormuş uyuyor! demiş… Geldi haber verdi… Sanki dünyalar benim oldu…

Apartmanın karşısında bir arabacı meyhanesi vardı. Orada sabaha kadar içtim…

Sabahleyin, doğru eve çıktım… Benim halim berbat. Toz toprak içinde olduğumu görünce şaşırdı ve hemen anladı… Sarmaşdolaş olduk…”ch

***

Yahya Kemal deli gibi aşıktı, ama evlenmekten hayatı boyunca korkmuştu…

Belki, böylesi bir kadına hiçbir zaman sahip olamayacağını bilmekten, belki o beraberlikte ters bir olaydan ürkmekten, belki de genç Nazım Hikmet’ten ve etraf ne der diye ürkmekten?..

O günlerde Celile Hanım, Yahya Kemal’e bir mektup yazdı, şöyle diyordu:

“Bugün Pazar belki gelirsin diye üç vapurunu pencerede bekledim…

Gelmedin mahzun oldum…

Verdiğin konferansa gelmedim, kalabalıktır memnun olmazsın diye, fakat hep aklım sende idi…

Çok çok göreceğim geldi…

Beni niye aramadın…

Sana gücendim canımın içi, pek göreceğim geldi… Ben o günden beri yani Salı gününden beri evdeyim, dikiş dikiyorum… Evimiz için çalışıyorum…”

Hiçbir zaman o evlilik olmadı…

Yahya Kemal hep kaçtı o evlilikten ve beraberlikten…

Uzun yıllar geçti bu olayın üzerinden…

Nazım Hikmet büyük bir şair olmuştu…

Sosyalistti…

Dönemin iktidarı tarafından hapislerde süründürülüyordu…

Celile artık yaşlanmıştı…

O güzelliğinden eser kalmamış üstüne üstlük kör olmuştu…

Oğlunun hapislerden kurtulması için Galata Köprüsü’nde açlık grevine başlamıştı o görmeyen gözleriyle anne yüreği…

Tuhaf bir rastlantı sonucu, Celile açlık grevi yaparken, Yahya Kemal Galata Köprüsü’nden geçiyordu…

Büyük aşkını gördü…

Ama yanına gitmedi…

Bir zamanlar “Hocam olarak girdiğin eve babam olarak girmeni istemiyorum” diyen genç Nazım Hikmet’in kurtulması için kör gözlerle açlık grevi yapan Celile’ye destek imzasını vermedi…

Hızla uzaklaştı oradan…celile2

***

Öldüğünde evraklarının arasından içinde kurumuş iki yaprak bulunan bir zarf çıktı Yahya Kemal’in…

Şöyle yazıyordu:

“Bu zarfın içindeki hatıra, 19 Ağustos 1930’da Sirkeci garında gece saat 10’da veda ettiğim aziz bir kadının göğsündeki çiçektendir… Koparıp verdiği bu iki yaprağı daima muhafaza edeceğim…”

Celile muhtemelen bu aşkın devam etmeyeceğini anladığı gece Paris’e giderken, Sirkeci Garı’nda vermişti Yahya Kemal’e göğsünde duran o iki yapraklı çiçeği…

SESSİZ GEMİ…

Yahya Kemal’in Sessiz Gemi’si “hep ölüme yazılmış bir şiir olarak” bilinir…

Oysa demir alıp bu limandan kalkan gemi…

Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol dizeleri…

Yahya Kemal’in hayatındaki en büyük aşkı olan Celile’sinin Ada’dan gemiyle İstanbul’a uzaklaşışı esnasında yaşadığı çaresizliği anlatır…

Ölümdür elbette Sessiz Gemi’nin konusu…
Ama aşkta aranan ölümdür ve Celile’nin ardından ada limanında bakakalan Yahya Kemal’den esintiler içerir…

 

celile hikmet

 

kaynak: http://www.musikidergisi.net/?p=1615

http://www.sanatimizinhatiradefteri.com/2012/03/sessiz-gemi-yahya-kemal-beyatli.html

http://www.dünyalılılar.org

http://www.istanbulkadınmüzesi.org

http://www.milliyet.com.tr

Hakkında DOÇ. DR. REYHAN ERDOĞAN

DOÇ. DR. REYHAN ERDOĞAN
Antalya gibi güzel bir kentte yaşamanın ve Akdeniz Üniversitesi’nde üniversitelilerle birlikte olmanın keyfine varan bir öğretim elemanıyım. Yaz adındaki sanatçı ruhlu güzel bir kızın annesiyim. Öğrenmenin ve öğretmenin kutsallığına inanarak dijital bir ortamda, bilim, planlama tasarım ve peyzaj mimarlığı konularında bildiklerimi ve bazen de hissettiklerimi okuyanlarla paylaşmaktan mutluluk duyuyorum. Yazdıklarım hakkındaki her türlü görüş, katkı ve önerilerinizi bekliyorum.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*